Hindistan


Ve biraz daha ilginc ve dusundurucu olani:

Van otlu peynirini düşünüyorum, ağzım sulanıyor. Hayır hayır, bildiğiniz sulanıyor, yutkunuyorum. Hellim peynirini düşünüyorum; ah, yine sulanıyor.

Buradaki peynirin konu ile ilgisi yok. Ben ona ne desem, yağı alınmış, tek parça çökelek gibi. Çok az tuzu var, çiğnerken gırç gırç ediyor.

Arada soruyor burada tanıştıklarım, “Memlekette en çok eyi özledin?” “Peynir,” diyorum gözlerimi döndürerek: “Peyniiir!”

“O zaman Fransa’ya git,” diyor bazısı, tepem atıyor. Ona değil gerçi – bize. Yahu güzel yurdumun (böyle yazacağım hiç aklıma gelmezdi :) yüzlerce çeşit harika peyniri var. Beyazı sarısı otlusu sadesi yağlısı yağsızı, tel teli bütünü… Biz bunları bir cici paketin içine oturtup pazarlamayı başaramadık ya! Ara ara düşünüyorum bunu, hırslanıp peynir işine giresim geliyor.

Neyse, Varanasi’deyim :) Ve hayir, peynirin Varanasi ile alakasi yok.

Burası efendim, rahatlıkla söyleyebilirim ki, gördüğüm en fantastik şehir. Jean-Pierre Jeunet’in Kayip Cocuklar Kenti (isimden emin degilim) filminin dekorlarına benziyor bazı yerler. Bazı yerler ortacag şatolarina, bazı yerler 1001 gece masalları dekoruna. Nehir kenarında öylece yürüyorsunuz, aşağı yukarı, yukarı aşağı. Şehrin “eski” kısmı, Ganj nehrinin bir kenarında 5 kilometre kadar uzanıyor. Sadece bir kenarında, zira diğer kıyı biraz düz, o yüzden sular yükseldiğinde geniş bir alan sular altında kalıyor. Varanasi ise nehir seviyesinden 50 metre kadar yüksektedir sanıyorum. Ve nehre bakan kısmı tapınaklar tapınaklar, ve Ganj’a inen merdivenler merdivenler ile dolu.

“Şehir fotosu koy!” diye şikayet edenler, buyurun efendim :- bol bol şehir fotosu – zira bu şehir pek fotojenik.

Her şeye(*) rağmen kıyıda yürürken huzur buluyor, yüz hatlarıma tuhaf bir gevşeklik yerleşiyor – hoşlanıyorum yahu… Etrafa bakmaktan yıllanmış, kızıl tapınakları izlemekten, nefes almaktan…

*  Nedir bu her şey  :)

  • Her on metrede kayık turu yapmak isteyip istemediğimi, soran. Bir cevapla yetinmeyip, diğer çığırtkanın hizasına kadar beni aynı soru ile sürekli taciz eden satıcılar.

(Bir ani: Oturmuş şafağı seyrediyordum. On dakika, on beş dakikadır aynı yerde idim. Soğuk, tağa oturamıyorum, bir tahta yükselti buldum, derin nefesler ala ala güneşin doğuşunu izliyorum bir gün. Elbette yakınımda gezinen arkadaş, “Madam, bot ister misiniz?” diye birkaç kere sordu. Asabiyetimi anlayıp sorularına on dakika kadar ara verdi. Sonra dayanamadı sanırım, gelip yanıma dedi ki: “Madam, hiçbir şey yapmıyor, hep oturuyorsunuz. Bir daha gelmeyin buraya.” “Buraya”dan kastı, Varanasi!

Şimdi komik geliyor kulağa ama o zaman sinirlendim ve güneşin doğuşu falan filan… hepsi güme gitti.)


  • Çiçekler, mumlar, kartpostallar, çıkartmalar satan ve yine huzurlu yüzünüzü kızgına çevirmeye hevesli çocuklar.
  • Fotoğraf çekmeniz için gözünüzün içine bakan “kutsal” sadular
  • Bastığınız yere dikkat etmenizi mecbur kılan inek, köpek, manda ve insan dışkıları.

  • Sadece buraya özgü değil ama… Her duvara işeyen adamlar… İnsanoğlunun bu kadar çişi gelir mi, gelse de bu kadar uluorta yapar mı, hâlâ alışamadım, kafayı yiyorum. Hindistan’a dair en sevmediğin şey diye sorsalar, cevabım: “İşeyen adamlar”

  • Gruplar halinde gezen ve fotoğraf çekerken flaş kullanan, dilencilere bol bol para dağıtarak yozlaşmaya katkıda bulunan turistler.

(Bu flaş olayının en komik olduğu an, sabah gün doğuşu. Güneş doğarken hacılar minicik bedenleri ile pıtır pıtır nehir kıyısına iniyor. Banyo yapmak için. O soğukta, yine buz gibi olan suya girip bir süre yıkanıyorlar. Sonra incecik dedeler, nineler, titreye titreye çıkıyor sudan… İşte kıyıda bunlar olurken, Ganj’da da irili ufaklı tur kayıkları hareket ediyor. Bazen 2-3 kişilik, bazen 40-50 kişilik kayıklar. Bu kayıklar efendim, hani futbol maçlarında flaştan ışıl ışıldır ya, aynı öyle ışıldıyorlar şafağın karanlığında.)

İşte her şeye rağmen, Varanasi tuhaf bir şekilde büyüleyici.

İnsan işte, her şeye alışıyor. Gezimin ilk haftasında, “öyle bir trendeyim ki…” diye yazmıştım. Zira gecenin bir vakti kendimi zor attığım o tren çok acayip bir yer gibi gelmişti. Şimdi yine benzer bir trende, yaklaşık aynı koşullar altında 20 saattir minik bir bölmede, kamburumu çıkarmış kâh yatıyor, kâh oturuyorum.  (Gidecegim yol 706 km. artik carpma bolmeyi siz yapin, saatteki ortalama hizi bulun.)  Okuyor, yiyor, etrafa bakıyorum. Dakika başı incesinden cırtlak erkek sesleri, “Tamato suup,” , “Çaa,” ya da “Samosa samosa,” diye bağırıyor, gülesim geliyor. üstteki yatağımdan arada boynumu tavuk gibi uzatıp, “Bir çay,” diyorum, ya da “Bir samosa”. Zira trende yapabileceğiniz en verimli şey, yemek. Alt çaprazımdaki elma göbekli, mutlu adam sürekli yiyor. Afiyet olsun. Trenimiz zaten 9 saat geç başladı yolculuğuna. Yolda da 3 saatlik bir gecikme yaşayınca, sabah dokuzda olacağım yere akşam dokuzda varabiliyorum. Yani umuyorum, zira henüz trendeyim.

Gene geliyor işte… “Tamato suuup, tamato suuup”

Şimdi “son bir saat,” diyorlar. Gerçi son 4 saattir “son bir saat” :)

Her gittiğim yerde her nasılsa biraz daha ağırlaşıp şişmeyi başaran sırt çantamın ağırlığıyla iyice kamburlaşmış halde Guwahati’de otel arıyorum. “Hayır, yok boş odamız,” diyor resepsiyondaki görevli yüzüme bakmadan. Çıkıp bir başkasına giriyorum, sonra bir başkasına… “Boş yer yok,” diyor yine. Hem yorgun, hem de iyice şaşırmış sefil yüzümü eğe eğe, “Yabancıları mı kabul etmiyorsunuz?” diye soruyorum görevliye, “Evet,” diyor. “E iyi de niye daha önce söylemiyorlar da beni uğraştırıyorlar yahu,” diye bir kara gölge geçiyor içimden, yüzümden – ama toparlanıp soruyorum, “Peki civarda yabancıları kabul eden otel var mı?” Birkaç otel ismi söylüyor görevli, onları aramaya koyuluyorum.

Yolda, kaldırımlardaki çukurları bir bir atlayarak geçerken, “Utangaçlar da ondan,” diyorum. Türkiye’de olsa iletişim eksikliğini ekseriya kötü niyete yorarım. Ama burada, hem lisan sorunu var aramızda, hem çoğu kimse güç bela İngilizce konuşuyor, hem de utangaçlar. Çok utangaçlar. Utangaç olmak öyle değişik bir şey zira. Derecesine göre değişse bile, çevreye kontrolünüzde olmayan, çoğu zaman da istemediğiniz bir mesaj gönderiyorsunuz.

Otellerin çoğu, büyükler dışında, yabancıları kabul etmiyor. İki yıl önce Bombay’daki otel kundaklama olayından sonra, özellikle Guwahati’de, yabancılara şüpheyle yaklaşılıyor. Zira Guwahati pek de sakin olmayan bir şehir. Ocak ayının 26’sı, “Bağımsızlık günü”nde iki bomba buldular, tren seferlerini iptal ettiler, şehirde şöyle bir panik havası esti. Bu haberler gerçi biraz da iyi, zira insanlar en azından patlayan bir bomba haberi bekliyorlardı. Zira Bağımsızlık günü, Hindistan için önemli olmakla beraber teröristlerin de iştahını kabartan bir gün. Çoğu kimseye, “Peki teröristler ne istiyor?” diye sordum. Pek doyurucu cevap alabildiğimi söyleyemem. Kısıtlı bilgim ışığında, ortalık sadece karışık görünüyor.

Şimdi Kolkata’ya gidiyorum, yaşasın. Hindistan’da en sevdiğim şehir. Belki nispeten bol kitapçı dükkânları, iyi çayı ve taksimetre kullanan taksi şoförleri sebebiyle. Ama Koklata deyince yüzüm şöyle bir gülümsüyor. Sokaklarda çok hissediliyor mu emin değilim – ama Koklata, Hindistan’ın kültür başkenti. Belki sebebi belki de sonucu olarak, bu kentten filizlenmiş bir dolu yazarı, bilim adamı var.

Söylemeden geçemeyeceğim bir nokta da, kitapların ucuzluğu. Bir politika olarak, okumayı artırmak için – Hindistan’da kitaplar ucuz tutuluyor. Buradan bir dolu kitap alıp adresime postaladım bile, ama daha fazlasında gözüm var. Zira posta parasını katsam da, yine de Türkiye’dekinden ucuza geliyor. Ülkemde de benzer bir uygulama/politika bekliyorum :)

Dün gece hayatımın en korkunç yolculuklarından birini yaptım. Bu sabah uzun süre hem eklemlerimin doğal yerlerini bulmasını, hem de pencere ve kaporta aralarından sızan rüzgâr yüzünden tüm gece ısısı 25 derece civarında seyretmiş vücudumun sağ yarısının ısınmasını bekledim. Yolculuktaki eziyetler bu kadar da değil; yoldaki sayıları hiç azımsanmayacak çukurları kemiklerime kadar her yanımda – özellikle de kuyruk sokumumda – hissederek, toplasam bir saatlik uyku ile sabahı yaptım.

 Öğlene doğru bulduğum eğimli, süngerden bir kanepenin üzerinde yastıksız başımı konumlayıp felekten çaldığım iki saatlik uyku sayesinde gözümü açabildim de etrafta ne var ne yok görebildim.

 

Nagaland’deyim. Köyde, kalabalık bir ailenin (Baba, anneler, 11 kardeş ve kuzenler hep birlikte yaşıyor) evinde, geniş mutfaktaki ateşin etrafında alçak bir taburede kamburunu çıkararak otumuş bezelye ayıklıyorum. Elektrikler kesik bugün, hep birlikte odun ateşinin hem sıcağında hem de aydınlığında oturuyoruz.

(Gun ortasinda herkes tarlada tapanda oldugundan bos oldugu nadir anlardan birinde fotografini cektigim iste o mutfak:)

 Gezimin başından beri heyecanla beklediğim yer burası. Ama ruhsal durumumu biraz toparlamam gerek. Lakin tüm yolculuğum eve gittiğimde ne yapacağımı düşünmekle geçti. Sonra, Türkiye’de en çok özlediğim üç yeri listelemekle. Dost Kitabevi, Samanpazarı Yokuşu (Ne alaka hiçbir fikrim yok) ve Akyaka’daki muhteşem kamp yeri.

 

Dağlık bir arazinin bir zirvesinden çikolata sosu gibi akmış bir yerleşke burası – Shillong köyü. Yürümek için 100 metre düzlük yok, her yer iniş, yokuş. Çatıları palmiye yaprakları ile taçlanmış, muazzam manzaralı bambudan evler. “Neden dağların zirvelerine yapılmış bu köyler?” diye soruyorum Phejin’e, (beni misafir eden harika ev sahibim) “Savaşçı kabileler olduğumuzdan, her köy bulabildiği en güvenli yere yerleşmiş. Bu da haliyle dağların zirveleri olmuş,” diyor. Konyaklar, kaldığım köy de bir Konyak köyü, bu civarda beyaz adamın en son ulaştıkları kabile. Dolayısıyla uzun yıllar kültürlerini ve vahşi yaşantılarını koruyabilmişler. Nam-ı değer kelle avcıları. Zira Konyaklar sadece savaşçı bir topluluk olmakla kalmıyor, kopardıkları düşman kelleleri ile de övünüyorlarmış. Fazla değil, iki nesil öncesine kadar bu geleneği sürdürmüş ve kopardıkları kelleleri dövme ile göğüslerine işlemişler. Son kelle avcılığı, 1963 yılında görülmüş.

 

Dağlık bir arazi olduğundan ulaşım zor. İyinin de kötünün de gelmesi zaman alıyor o bakımdan. Engebeli ince patikaların damar damar ördüğü tepelerde suyu, odunu, ürünlerini hâlâ sırtlarındaki sepetlerde taşıyor çoğu köylü. Aslında eşek kullanmak için çok ideal bir arazi diye geçirirken, “Buralarda eşek kullanmayız,” diyor Phejin’in kardeşi Vonloi, “Daha geçenlerde kuzenim atları çok seviyor diye babam bir katır aldı, ama onunla ne yapacağımızı tam bilemiyoruz.” Benim buradaki ikinci günümde aynı kuzen –iki-üç yaşında– kafası kanlar içinde ağlayarak geliyor, katır ısırmış. Sanırım hayvanın buradaki kariyeri çok uzun sürmeyecek. 

 

Ama herkes nasıl da sağlıklı, nasıl da dinç. 70 yaşındaki kadınları takip ederken bile zorlanıyorum. Ah oram ağrıyor, ah buram ağrıyor. Onlarsa keçi gibi tırmanıyorlar her yokuşu, alınlarında sırtlarında taşıdıkları sepetin kulpu, boyunlarını gere gere tırmanıyorlar. İnsanlar minyon. Hatta kadın ve erkek arasında da öyle ahım şahım bir boy-en farkı yok. Kadın-erkek demişken, ne onların toplumdaki yerlerinde, ne saygınlıklarında, ne iş bölümlerinde… Neredeyse hiç farklılık yok. Genelde kabile yaşamında kadının yeri, bizim modern toplumda olduğundan çok daha sağlam. Hayat verici olarak biliniyor kadınlar en çok. O yüzden saygınlar. Ama işte öyle sonradan, eğreti bir şekilde yapışmış saygınlık değil… Bazen evin delikanlıları da sebze soyuyor. Kimse onlara “İii, bu kadın işi,” demiyor. Sonra kadınlar sırtlarında odunlarla dağ bayır aşıyor yine kimse onlara “Ooo, erkek Fatma,” demiyor.

 

Herkes liberal, hiper-liberal. Evin gençleri ezici bir ebeveyn otoritesi altında büyümüyor. Yine de 5-6 yaşındaki çocukların mızmızlanmadan avluyu nasıl süpürdüklerini, nasıl toz aldıklarını gördükçe hayret ediyorum. Muazzam bir iş bölümü var ortalıkta. Herkes ne yapacağını biliyor ve büyükler pek nadir küçüklere iş buyuruyor. Bu işleyişten büyülendiğimi itiraf etmeliyim.

 

Bazı günler köyün teneke duvarlı kilisesinden ilahi sesleri geliyor. İnce ince, bilindik melodiyle. Konyaklar, vakti zamanında sert göründüklerinden –dişlerle süslü geleneksel kostümleri ve mızraklarının çok arkadaş canlısı olduklarını söyleyemem– ve belki de sert olduklarından, Hıristiyanlaşmaları da geç olmuş. Bu din değiştirme hikâyeleri hep içimi burkar. Okuduğum “The Naked Nagas” kitabında antrolog Christoph Von Fuhrer-Haimendorf’un bir yerliyle şöyle bir diyalogu var. Aynen çeviriyorum:

 “Neden Lunkizungba’ya dua etmemeliyiz?” diye sordu Sakchimtuba. “O en büyük tanrı değil mi? Hayatlarımız bile ona ait.”

“Ona dua ettiğinde sana karşılık veriyor mu?” diye sordum ciddiyetle.

“Tabii ki, Sahib; herkesi görür, herkese yardım eder o. Ondan bir şey istediğimizde, verir. Elbette,” diye gülerek ekledi, “istediğimiz zaman zengin olamayız.”

 …

“Sahib, bir şey sormalıyım. Beyaz adamlar Lunkizungba’nın şeytani bir ruh olduğunu, ona dua etmememiz gerektiğini söylüyorlar. Onların inandıklarına inanmayanların büyük bir ateşe atılacaklarını söylüyorlar. Bir karım vardı –iyi bir kadındı ve ondan bir sürü çocuğum oldu, çalışmayı asla bırakmadı– öldü; beş yıl kadar önce. O da mı ateşe atılmıştır Sahip? Sonra Lunkizungba’ya adanmış olan babalarımız, onlar da mı ateşe atılmıştır?”

PS: Burada tatlı patates yedim. Ah, Allah’ım, o nasıl güzel bir tat yahu! Pazarda bulabilirsem iki-üç top alıp memlekete taşıyacağım. İnşallah patatesler havaalanında yakalanmazlar :)

 veee – Phejin… Koydeki evinde beni bes gun misafir eden harika kadin:

Gazetede gordum bu haberi, cok ilgimi cekti…

Bana sorarsanız burası geceleri sıfır derecenin de altına iniyor. Kafam gözüm burnum, her yerimi battaniyelerin altına sokup uyuyorum. Gündüzleri, Dhaka’da Sanjida’nın hediye ettiği montu giyiyor, öyle geziyorum. Hatırladıkça pişman oluyorum gerçi. Sanjida bana montu vermeye çalışırken; “Hayır yahu, kim onu taşıyacak, valizim zaten dolu,” demiştim. O da, “Kuzeye gidince soğuk olur,” demişti. O kadar da soğuk olur mu canım, diye düşünürken, ekşi bir suratla pöf pöf, ederek montu çantama sıkıştırmıştım. Şimdi aksini düşünmek bile istemiyorum. Ya inatçılık edip almasaydım?

Bulunduğum yer Shillong. Meghalaya eyaletinde dağlık, şirin bir kent. Rakım 1900 metre civarında. Biraz da bu yüzden soğuk. Yüksekte olduğumuzdan, az biraz soğuk olduğundan, çam ormanları kaplıyor tepeleri. Onları görünce gülüverdim. Geldiğimden beri çam görmemişim. Evler 2-3 katlı, caddeler geniş, kaldırımlar boyalı. Hindistan standartlarında gayet temiz bir şehir. Yollarda çöp kutuları var!!! Bunun ne kadar nadir bir şey olduğunu anlatamam! Şehrin tek sorunu, açıktan akan kanalizasyon. Bombayı hatırlamıyorum, belki orada kanalizasyon sistemi vardı. Ama çoğu şehirde atık sular yol kenarlarından, kaldırımların altından akıveriyor. Kaldırımların altında yataklar var. Kabaca bir metreye bir metre büyüklüğünde betondan kanallar. Evlerin atıkları bu yataklara borularla taşınıyor. Şehirlerde, yatakların üstü, beton plakalarla ötülüyor. Yine de kaldırımda 100 metre yürürseniz gediklere, kırılmış plakalara rastlayabiliyorsunuz. Ayağınızı bacağınızı gözetmek zaten elzem, aniden düşebilir de insan. Küçük şehirler ya da kasabalarda ise ortam biraz daha rahat, bu yataklar yarım metreye yarım metre kadar küçülüyor ve üzerleri açık kalıyor. Yataklar, mahalle aralarından şırıl şırıl geçerek yakınlarda bir çaya ya da nehire kavuşuyor. Arada fareler cup cup atlıyor. Tabii insanlar açık buldukları bu artık su yataklarını rahat bırakmıyor. İçlerine plastik ambalajlar, artık kutular ve aklınıza gelebilecek bir dolu çöpü atarak bir akıntıyı bir şelale haline getirip işte dedim ya, şırıl şırıl, belki de haşır haşır akıntı sesini de bir güzel duymazdan geliyor. Koku diyeceksiniz, eğer yaz olsaydı büyük ihtimalle koku da olur, ama şimdi en azından bu yönden rahat.

(Biraz sehir fotosu koy diyenleri susturmak icin, bir kac tane sokak fotosu…)

Şimdi kaldığım ev, akıntıların toplandığı çayın hemen dibinde yükseliyor (mahalledeki diğer evlerle birlikte) Akıntının sesini her yerden duyabiliyorsunuz. Sanırım bir anlamda tepem atmış durumda J Zira asıl anlatmak istediğim konu, buradaki misyoner faaliyetlerdi.

Hindistan’ın bu bölgesi, Hintlilerden ziyade çeşitli kabilelerin yoğun olduğu bir bölge. Dinler, kıyafetler, töreler, yemekler, insanların görünüşleri, her şey anakaradakinden çok farklı. Dün sadece birkaç saat yürüdüm sokaklarda ama Hindistan değil burası, iliklerime kadar hissettim. İnsanlar yüzüme bakmıyorlar. Hatta o kadar ki, özellikle yapıyorlar gibi. Çoğu kimse asık suratlı, ciddi, kendi halinde, işinde gücünde. “Amanın bir turist, ben şuna bir güzel kazık atayım,” a rastlamadığım gibi, “Ah, bir turist ne güzel, acaba nereli, ona bir çay ikram edeyim,” e de rastlamadım. Her bakımdan mesafeliler yani insanlar. Çekik gözlüler, sari giymiyorlar. Gördüğüm birkaç kadın dışında, herkes pantolon, mont, ceketle dolaşıyor. Hindistan’ın genelinde rastlamadığım hiphopçu gençlik şapkaları ve bol pantolonları ile dizlerinin üzerinde yaylana yaylana yürüyor.

Eğer o zamana kadar düşünmedi iseniz, birden soruyorsunuz kendinize: Hindistan’ın genelinde herkes sari, pencabi, türban veya dotileri ile gezerken neden burası böyle… sıradan?

Cevabı günlük konuşmalardan az çok çıkarmıştım ama dün gittiğim Don Bosco Müzesi yapbozun parçalarını birleştirdi.

( Don Bosco Müzesi demişken, hemen onun hakkında da iki çift laf etmek istiyorum. Zira gördüğüm en tatlı müze idi! En güzel müze diyesim geliyor – bir türlü diyemiyorum. Ama en çok keyif aldığım müze diyebilirim rahatlıkla. Konu insandı. “Don Bosco Yerli Kültürler Müzesi” Kuzey-Doğu eyaletlerinin tümünde ne kadar kabile varsa, bu kültürlere ait bir dolu şeyi görebileceğiniz, özenle döşenmiş bir müze. Bir dolu heykel var içinde. Hepsi emek emek yapılmış, ait olduğu kabilenin yüz özelliklerini, boyunu, vücut yapısını yansıtan ve yerel kıyafetlerini gitmiş bir dolu heykel. Doğal yaşamı duvarlara resim olarak çizmişler, evleri, tipik köy manzarasını görebiliyorsunuz, önde ise mankenler (konu “araç-gereçler” ise mesela) balık tutan, pirinç eken ya da tarlayı süren mankenler. Sadece kılıçları duvara asmamışlar mesela, kılıçların nasıl kullanıldığı, nasıl kuşanıldığını gösteren resimler ve hatta heykeller var ve hepsi çok canlı, gayet de iyi. Sıkılmadan, bayıla bayıla gezdim.)

Don Bosco, 19. yüzyılda yaşamış bir İtalyan, hayatını dinini yaymaya adamış güçlü bir din adamı. Onlu yaşlarında çok etkilendiği ve yıllarca üst üste tekrar gördüğü bir rüya hayatını şekillendirmesine yardımcı oluyor. Rüyasında geniş bir arazide, oynayan bir gurup çocuk görüyor. Bazısı barış içinde cici cici oynarken bazıları da küfredip birbirlerine taş atıyorlar. Don Bosco bu kötü huylu çocukları uyarmak, onları durdurmak için harekete geçiyor ama sesini ulaştıramıyor. Tam bu sırada, sakallı bir adam beliriyor ve “Bosco,” diyor, “sen bu çocuklara doğruyu öğretmelisin, onları kötülüklerden uzaklaştırmalısın.” “Sen kimsin?” diyor Don Bosco, adam söylemiyor, “Ben, annenin çok sevdiği “o”nun oğluyum,” diyor. Bir müddet daha bu kimlik sorunu üzerinde tartıştıktan sonra adam kayboluyor. Sonra bir kadın figürü beliriyor. (Evet, tahmin ettiniz, bu kadın da Meryem Ana) Bu esnada çocuklar da hayvanlara dönüşüyor. Vahşi ve evcil hayvanlara – tavuklar, kediler, kurtlara… “Onlara doğru yolu göstermeli, iyiyi öğütlemelisin,” diyor bu sefer de kadın. “Nasıl? Beni dinlemiyorlar ki,” diyor Don Bosco. Yaparsın, yapamam… Biraz daha tartıştıktan sonra bütün o hayvanların yavaş yavaş koyuna dönüştüğünü görüyor. Tüm vahşi hayvanlar, birer birer koyuna dönüşüyor.

Rüyanın imgelemine hayran olduğumu söylemem gerek. Koyundan daha uygun başka bir hayvan seçilemezdi.

Rüya yıllarca tekrar ediyor. Don Bosco din adamı olmaya karar veriyor ve sonra dinini yaymak için okyanuslar aşıyor. Bu misyonerlik faaliyetlerine başladıktan sonra ise artık bu rüyayı görmüyor.

Ben, bu misyonerlik hareketindeki idealistliğe hayran olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. 19. yüzyılda, yol yok, iletişim yok, farklı iklim koşullarındaki hayata dair pek bilgi yok, antibiyotik var mı? Biniyorsun bir gemiye, aylarca seyahat ettikten sonra bir yerde iniyorsun. Büyük ihtimalle daha önceki askeri ya da sömürgeci birliklerden öğrendiğin birkaç şey var ve bir yere kadar korumalarla ilerliyorsun. Ama sonra bir başınasın. Önce kilise inşa etmeye çalışıyorsun. Yerliler düşmanca davransalar bile, tokat atana bir de öbür yanağını dönüyorsun. Belki bazen saldırıya uğruyorsun, öldürülüyorsun, hastalanıyorsun… Ama evinden, alıştığın her şeyden uzakta, aileni ve bilmem ki, sevdiğin her şeyi bir daha hiç görmemek pahasına idealin, şu gezegende bulabildiğin en ulvi amaç için uğraşıyorsun.

Her kabilenin kültürü farklı. Kafa keseni, deri yüzeni, insan yiyeni var. Biliyorsun ya da bilmiyorsun – ama avuçların açık, ellerini uzatmış, titrek bir gülümsemeyle içlerine girmek için uğraşıyorsun. Ve gözlerimi pörtleten bir başka şey; kabileler televizyonda Britney Spears

Videoları izleyip kot pantolonlarla gezinmiyorlar tabii o zamanlar. Çalıdan etekler, çıplak göğüsler ve mızraklarla dolaşıyorlar. İşte mesela, bu iki insan tipinin birbirlerini ilk gördükleri andaki hisleri, benim için anlaması neredeyse olanaksız bir duygu.

19. yüzyılın sonlarından itibaren, dünyadaki çoğu yerde olduğu gibi, bu bölgede de misyoner faaliyetler artmış. Ve bu din ve kültür ihracı, benim sokaktaki manzaraya bakarken sorduğum sorunun da cevabı. Büyük ölçüde yazılı bir kültürleri, bir alfabeleri olmayan Kuzey-Doğu kabileleri, bir süredir maruz kaldıkları etki sonucu her yere sızan –genelde Amerikan kökenli– pop kültürüne çok daha rahat adapte olmuş.

Aynı şeyi Bangladeş’te gördüğüm kabilelerde de hissetmiştim. İş azınlık ve kabilelere geldiğinde her şey (devlet politikası ve yaşam kalitesi de olmak üzere) değişiveriyor. Yemekleri, kıyafetleri, dilleri, görünüşleri ile farklı olan bu insanların Şamanizm benzeri bir inancı olabileceğini tahmin ediyorsunuz ki hayır, Hıristiyan çıkıyorlar.

Dünya yavaş yavaş ilginç bir yer olmaktan çıkıyor. Yakında sanırım her yerde hep birbirine benzeyen insanlar, birbirine benzeyen ezgiler görmeye başlayacağız. Böyle düşündükçe üçetek giyesim, beşi bir yerde takasım geliyor.

Annem, “Anladık, gelin Hıristiyan da, nereli?” diye soruyor. Haklı, orayı atlamışım. Atile, Hindistan vatandaşı. Ama kültürleri, yaşamları çok farklı olan Naga kabilelerinden birinden geliyor. Hindistan’ın en doğu ucu, Nagaland eyaleti. Oranın da başkenti Dimapur. İşte Atile, Dimapur’da yaşıyor.

Naga kabileleri ve onların hayatları, kültürleri ve Hıristiyanlaştırılmaları hakkında yazacağım, o konu atlanılacak gibi değil – çok ilginç.

Ama ondan önce düğünü anlatayım…

(Dugunun ilk gununde damat:)

Ben her nasılsa kendimi düğünün erkek tarafında, Hindu geleneklerine uygun olarak yapılan kısmında buldum. Damadın ve ailesinin varlıklı olduğunu söylemiştim. Bu yüzden düğün şatafatlı geçiyor. Tüm amcaların birlikte yaşadığı büyük ev+fabrika arazisinde kumaş ve halılarla geçici süslemeler yapıldı. Pek de geçici görünmüyor gerçi – renkli kumaşlardan çatılar, duvarlar, odalar inşa edildi. Bahçenin her yanı rengârenk bölmelerle dolu şimdi. Son üç gündür durmaksızın müzik çalıyor. Hint ezgileri repertuarın %90’ına hâkim olsa da zaman zaman araya The Wall’un remiksi, birkaç tane de beat sıkışıyor.

Bugün, 3000-4000 kişinin yemek yiyeceği, geline hediyeler vereceği gün. Rakamın korkunç boyutuna rağmen işler nasıl da tıkır tıkır yürüyor, hayretle izlemekteyim.

(Kinagecesinde gelin:)

Yine de anlatmak istediğim düğünün şatafatı değil. Daha çok, klasik bir Hindu ailesine gelin gelen Atile’nin buhranı. Sabah, kahvaltıya başlamadan önce, evin tapınak olarak kullanılan odasına girip hayatında ilk defa giydiği meklaçadır (Assamlıların giyindiği iki parçalı sari – doğru yazdığımdan emin değilim) çekiştire çekiştire Ganeş’in önünde eğildi Atile. Büyük ihtimalle Samrad da birkaç hafta sonra vaftiz olacak. Kolay değil.

(Ilk gunku torende gelinin avucuna cicekler verilirken. Bu hareket onlarca kez tekrarlandi. )

Batıda olsaydı kültürler, dinler arasında evlilik nispeten kolay olurdu. Ama Hindistan’da bu gibi durumların zorluğunu kat be kat artıran bir parametre var: aile.

Düğün, gençlerin olmaktan çok ailelerin. Samrad ile Atile değil, onların aileleri evlenen. Gençler öylesine dışında olayın. Her şey ayarlanıyor, kıyafetler, yemekler, sandalyeler, konuklar… Gelin ile damada doğru gün doğru yerde doğru bir şekilde oturup konukları selamlamak kalıyor. Düğün seremonisi bana hep eziyet gibi gelmiştir de, burada daha bir eziyet. Daha büyük, daha uzun olduğundan galiba.

Atile arada, “Eğer babam beni bu kıyafetlerin içinde görse, ağlar,” diyor. Düğün günü yine babası mesaj atıyor, alnına, iki kaşının ortasına kırmızı noktayı (sindur) koymamasını tembihliyor. Bu bir anlamda geç ve boşuna bir uyarı oluyor zira Atile’nin böyle bir şansı yok ve hali hazırda zaten alnı noktalı geziyor.

(Cevreden dugunu izleyenler:)

Benimse keyfim yerinde. Beş gündür aynı yerde kalıyorum. Herkes çok misafirperver, çok tatlı. Mangaldoi’de yapacak, görecek hiçbir şey yok. Ama beyaz çarşaflı bir yatağım ve temiz bir odam var ki aylardır otel odaları arasında mekik dokumaktan canı çıkan ben; bu monotonluğun feci halde keyfini çıkarıyorum. Seremoni olmadığı zaman bekliyor, okuyor, uyuyor, fotoğrafları düzenliyor, tören sırasında da fotoğraf çekiyor ve sohbet ediyorum.

Öncesinde yüklediğim fotoğraflar, Samrad ve Atile için çektiklerimden bazıları. Mutluyum ki sevdiler fotoğrafları. Böylelikle ben de bir düğün hediyesi vermiş olacağım.

(3 dugun gunu boyunca bizi doyuran ahcilar)

(Dugunun ikinci gununde, kardesler, kuzenler, teyzeler… Gelin ve damadin konuklari karsilamak icin oturduklari sahnede.)

(Ailenin en yaslisi – buyuk babaanne)

PS : Dugunde bana da sari giydrdiler. Ah, ama hayir fotograf yuklemeyecegim, bir top kulasa benziyordum zira… Olmadi :)

Mangaldai, Assam’ın başkenti Guwahati’ye 70 kilometre uzaklıkta bir kasaba. Tabii kasaba dediğime bakmayın, 300 bin nüfuslu bir yerleşke. Önümüzdeki üç gün boyunca bir düğüne katılacağım. Şimdilik plan bu.

(Konuyla alakasiz bir foto:)

Hindistan’da düğünler inanılmaz geçiyor. Zaten üç-beş gün sürüyor, o ayrı, bir de çok yoğun, çok masraflı ve şatafatlı. Herkes bütçesine göre düğün yapıyor diye yorum yapabilirim ama, genelde orta-üst sınıf düğünlerine katıldığımdan, fakirler için çarkın nasıl döndüğünü bilmiyorum. Kına gecesi, kız alma, düğün, seramoni… gibi bölümlere ayrılıyor ve hemen hepsi bir gün sürüyor. Konuklar ağırlanıyor, gerekirse yatırılıyor ve sürekli bir ihtiyaçları var mı diye soruluyor. Konuklar deyince, aklınıza 300-500 gibi bir rakam gelmesin; 3000-4000 konuktan bahsediliyor.

(Konuyla alakasiz bir Bangladesh fotografi daha… Bu tekne efendim, batmak uzere degil – bildiginiz yuzuyordu. Her sey normalmis, tuhaf hicbir sey yokmus gibi – yuzuyordu.)

Samrat ve Atile, evlenen çiftimiz. Gerçi dediklerine göre zaten kanuni olarak evliler; zira evden kaçıp evlenmişler. “Hadi ya?” diyorum, “Neden?” “İkimiz de Hindistan vatandaşı olsak da bizimkisi uluslar arası bir evlilik,” diyor Samrat. “Farklı millet, farklı din, farklı kültür.” “Sen nerelisin, Atile nereli?” diye soruyorum. Samrat, damadımız – Hindu, gelinimiz Atile ise Hıristiyan. Samrat Hint, Atile Naga. “Nasıl karşıladı peki aileleriniz?” diyorum, Samrat’ın gözleri bir tur dönüyor. “Çok zor alıştılar, hatta Atila’nın ailesi düğüne gelmiyor.” Hindistan’da büyük şehirler dışında hâlâ eşler ebeveynler tarafından seçiliyor. Bu sıkı bir gelenek, zira gençlerin birbirlerini seçtikleri evliliklerin ebeveynler tarafından hazmı biraz güç oluyor. Samrat da Atile de iyi eğitimli, parlak gençler. Samrat’ın ailesi pek varlıklı, o sebeple düğüne alakasız bir şekilde iştirak edecek ve bana yapılan güzel muameleyi biraz olsun geri ödeyebilmek için düğün fotoğrafçılığı yapacak olan ben bile, şu an itibariyle krallar gibi ağırlanıyorum. Assam’ın yemeklerine de değinmem gerek hemen :- iki gündür burada yediğim yemekler, Hindistan’da yediklerimin en iyisi sayılabilir. Diğer yerlerde de güzel yemekler yedim, inkâr etmeyeyim. Ama buradaki yemekler acı değil! Sırf bu sebepten açık ara fark atıyor.

Ah şimdi gitmeliyim, yatağıma kahvaltı geldi ;)

Sonraki Sayfa »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.