Hindistan


Ve biraz daha ilginc ve dusundurucu olani:

Van otlu peynirini düşünüyorum, ağzım sulanıyor. Hayır hayır, bildiğiniz sulanıyor, yutkunuyorum. Hellim peynirini düşünüyorum; ah, yine sulanıyor.

Buradaki peynirin konu ile ilgisi yok. Ben ona ne desem, yağı alınmış, tek parça çökelek gibi. Çok az tuzu var, çiğnerken gırç gırç ediyor.

Arada soruyor burada tanıştıklarım, “Memlekette en çok eyi özledin?” “Peynir,” diyorum gözlerimi döndürerek: “Peyniiir!”

“O zaman Fransa’ya git,” diyor bazısı, tepem atıyor. Ona değil gerçi – bize. Yahu güzel yurdumun (böyle yazacağım hiç aklıma gelmezdi :) yüzlerce çeşit harika peyniri var. Beyazı sarısı otlusu sadesi yağlısı yağsızı, tel teli bütünü… Biz bunları bir cici paketin içine oturtup pazarlamayı başaramadık ya! Ara ara düşünüyorum bunu, hırslanıp peynir işine giresim geliyor.

Neyse, Varanasi’deyim :) Ve hayir, peynirin Varanasi ile alakasi yok.

Burası efendim, rahatlıkla söyleyebilirim ki, gördüğüm en fantastik şehir. Jean-Pierre Jeunet’in Kayip Cocuklar Kenti (isimden emin degilim) filminin dekorlarına benziyor bazı yerler. Bazı yerler ortacag şatolarina, bazı yerler 1001 gece masalları dekoruna. Nehir kenarında öylece yürüyorsunuz, aşağı yukarı, yukarı aşağı. Şehrin “eski” kısmı, Ganj nehrinin bir kenarında 5 kilometre kadar uzanıyor. Sadece bir kenarında, zira diğer kıyı biraz düz, o yüzden sular yükseldiğinde geniş bir alan sular altında kalıyor. Varanasi ise nehir seviyesinden 50 metre kadar yüksektedir sanıyorum. Ve nehre bakan kısmı tapınaklar tapınaklar, ve Ganj’a inen merdivenler merdivenler ile dolu.

“Şehir fotosu koy!” diye şikayet edenler, buyurun efendim :- bol bol şehir fotosu – zira bu şehir pek fotojenik.

Her şeye(*) rağmen kıyıda yürürken huzur buluyor, yüz hatlarıma tuhaf bir gevşeklik yerleşiyor – hoşlanıyorum yahu… Etrafa bakmaktan yıllanmış, kızıl tapınakları izlemekten, nefes almaktan…

*  Nedir bu her şey  :)

  • Her on metrede kayık turu yapmak isteyip istemediğimi, soran. Bir cevapla yetinmeyip, diğer çığırtkanın hizasına kadar beni aynı soru ile sürekli taciz eden satıcılar.

(Bir ani: Oturmuş şafağı seyrediyordum. On dakika, on beş dakikadır aynı yerde idim. Soğuk, tağa oturamıyorum, bir tahta yükselti buldum, derin nefesler ala ala güneşin doğuşunu izliyorum bir gün. Elbette yakınımda gezinen arkadaş, “Madam, bot ister misiniz?” diye birkaç kere sordu. Asabiyetimi anlayıp sorularına on dakika kadar ara verdi. Sonra dayanamadı sanırım, gelip yanıma dedi ki: “Madam, hiçbir şey yapmıyor, hep oturuyorsunuz. Bir daha gelmeyin buraya.” “Buraya”dan kastı, Varanasi!

Şimdi komik geliyor kulağa ama o zaman sinirlendim ve güneşin doğuşu falan filan… hepsi güme gitti.)


  • Çiçekler, mumlar, kartpostallar, çıkartmalar satan ve yine huzurlu yüzünüzü kızgına çevirmeye hevesli çocuklar.
  • Fotoğraf çekmeniz için gözünüzün içine bakan “kutsal” sadular
  • Bastığınız yere dikkat etmenizi mecbur kılan inek, köpek, manda ve insan dışkıları.

  • Sadece buraya özgü değil ama… Her duvara işeyen adamlar… İnsanoğlunun bu kadar çişi gelir mi, gelse de bu kadar uluorta yapar mı, hâlâ alışamadım, kafayı yiyorum. Hindistan’a dair en sevmediğin şey diye sorsalar, cevabım: “İşeyen adamlar”

  • Gruplar halinde gezen ve fotoğraf çekerken flaş kullanan, dilencilere bol bol para dağıtarak yozlaşmaya katkıda bulunan turistler.

(Bu flaş olayının en komik olduğu an, sabah gün doğuşu. Güneş doğarken hacılar minicik bedenleri ile pıtır pıtır nehir kıyısına iniyor. Banyo yapmak için. O soğukta, yine buz gibi olan suya girip bir süre yıkanıyorlar. Sonra incecik dedeler, nineler, titreye titreye çıkıyor sudan… İşte kıyıda bunlar olurken, Ganj’da da irili ufaklı tur kayıkları hareket ediyor. Bazen 2-3 kişilik, bazen 40-50 kişilik kayıklar. Bu kayıklar efendim, hani futbol maçlarında flaştan ışıl ışıldır ya, aynı öyle ışıldıyorlar şafağın karanlığında.)

İşte her şeye rağmen, Varanasi tuhaf bir şekilde büyüleyici.

İnsan işte, her şeye alışıyor. Gezimin ilk haftasında, “öyle bir trendeyim ki…” diye yazmıştım. Zira gecenin bir vakti kendimi zor attığım o tren çok acayip bir yer gibi gelmişti. Şimdi yine benzer bir trende, yaklaşık aynı koşullar altında 20 saattir minik bir bölmede, kamburumu çıkarmış kâh yatıyor, kâh oturuyorum.  (Gidecegim yol 706 km. artik carpma bolmeyi siz yapin, saatteki ortalama hizi bulun.)  Okuyor, yiyor, etrafa bakıyorum. Dakika başı incesinden cırtlak erkek sesleri, “Tamato suup,” , “Çaa,” ya da “Samosa samosa,” diye bağırıyor, gülesim geliyor. üstteki yatağımdan arada boynumu tavuk gibi uzatıp, “Bir çay,” diyorum, ya da “Bir samosa”. Zira trende yapabileceğiniz en verimli şey, yemek. Alt çaprazımdaki elma göbekli, mutlu adam sürekli yiyor. Afiyet olsun. Trenimiz zaten 9 saat geç başladı yolculuğuna. Yolda da 3 saatlik bir gecikme yaşayınca, sabah dokuzda olacağım yere akşam dokuzda varabiliyorum. Yani umuyorum, zira henüz trendeyim.

Gene geliyor işte… “Tamato suuup, tamato suuup”

Şimdi “son bir saat,” diyorlar. Gerçi son 4 saattir “son bir saat” :)

Her gittiğim yerde her nasılsa biraz daha ağırlaşıp şişmeyi başaran sırt çantamın ağırlığıyla iyice kamburlaşmış halde Guwahati’de otel arıyorum. “Hayır, yok boş odamız,” diyor resepsiyondaki görevli yüzüme bakmadan. Çıkıp bir başkasına giriyorum, sonra bir başkasına… “Boş yer yok,” diyor yine. Hem yorgun, hem de iyice şaşırmış sefil yüzümü eğe eğe, “Yabancıları mı kabul etmiyorsunuz?” diye soruyorum görevliye, “Evet,” diyor. “E iyi de niye daha önce söylemiyorlar da beni uğraştırıyorlar yahu,” diye bir kara gölge geçiyor içimden, yüzümden – ama toparlanıp soruyorum, “Peki civarda yabancıları kabul eden otel var mı?” Birkaç otel ismi söylüyor görevli, onları aramaya koyuluyorum.

Yolda, kaldırımlardaki çukurları bir bir atlayarak geçerken, “Utangaçlar da ondan,” diyorum. Türkiye’de olsa iletişim eksikliğini ekseriya kötü niyete yorarım. Ama burada, hem lisan sorunu var aramızda, hem çoğu kimse güç bela İngilizce konuşuyor, hem de utangaçlar. Çok utangaçlar. Utangaç olmak öyle değişik bir şey zira. Derecesine göre değişse bile, çevreye kontrolünüzde olmayan, çoğu zaman da istemediğiniz bir mesaj gönderiyorsunuz.

Otellerin çoğu, büyükler dışında, yabancıları kabul etmiyor. İki yıl önce Bombay’daki otel kundaklama olayından sonra, özellikle Guwahati’de, yabancılara şüpheyle yaklaşılıyor. Zira Guwahati pek de sakin olmayan bir şehir. Ocak ayının 26’sı, “Bağımsızlık günü”nde iki bomba buldular, tren seferlerini iptal ettiler, şehirde şöyle bir panik havası esti. Bu haberler gerçi biraz da iyi, zira insanlar en azından patlayan bir bomba haberi bekliyorlardı. Zira Bağımsızlık günü, Hindistan için önemli olmakla beraber teröristlerin de iştahını kabartan bir gün. Çoğu kimseye, “Peki teröristler ne istiyor?” diye sordum. Pek doyurucu cevap alabildiğimi söyleyemem. Kısıtlı bilgim ışığında, ortalık sadece karışık görünüyor.

Şimdi Kolkata’ya gidiyorum, yaşasın. Hindistan’da en sevdiğim şehir. Belki nispeten bol kitapçı dükkânları, iyi çayı ve taksimetre kullanan taksi şoförleri sebebiyle. Ama Koklata deyince yüzüm şöyle bir gülümsüyor. Sokaklarda çok hissediliyor mu emin değilim – ama Koklata, Hindistan’ın kültür başkenti. Belki sebebi belki de sonucu olarak, bu kentten filizlenmiş bir dolu yazarı, bilim adamı var.

Söylemeden geçemeyeceğim bir nokta da, kitapların ucuzluğu. Bir politika olarak, okumayı artırmak için – Hindistan’da kitaplar ucuz tutuluyor. Buradan bir dolu kitap alıp adresime postaladım bile, ama daha fazlasında gözüm var. Zira posta parasını katsam da, yine de Türkiye’dekinden ucuza geliyor. Ülkemde de benzer bir uygulama/politika bekliyorum :)

Dün gece hayatımın en korkunç yolculuklarından birini yaptım. Bu sabah uzun süre hem eklemlerimin doğal yerlerini bulmasını, hem de pencere ve kaporta aralarından sızan rüzgâr yüzünden tüm gece ısısı 25 derece civarında seyretmiş vücudumun sağ yarısının ısınmasını bekledim. Yolculuktaki eziyetler bu kadar da değil; yoldaki sayıları hiç azımsanmayacak çukurları kemiklerime kadar her yanımda – özellikle de kuyruk sokumumda – hissederek, toplasam bir saatlik uyku ile sabahı yaptım.

 Öğlene doğru bulduğum eğimli, süngerden bir kanepenin üzerinde yastıksız başımı konumlayıp felekten çaldığım iki saatlik uyku sayesinde gözümü açabildim de etrafta ne var ne yok görebildim.

 

Nagaland’deyim. Köyde, kalabalık bir ailenin (Baba, anneler, 11 kardeş ve kuzenler hep birlikte yaşıyor) evinde, geniş mutfaktaki ateşin etrafında alçak bir taburede kamburunu çıkararak otumuş bezelye ayıklıyorum. Elektrikler kesik bugün, hep birlikte odun ateşinin hem sıcağında hem de aydınlığında oturuyoruz.

(Gun ortasinda herkes tarlada tapanda oldugundan bos oldugu nadir anlardan birinde fotografini cektigim iste o mutfak:)

 Gezimin başından beri heyecanla beklediğim yer burası. Ama ruhsal durumumu biraz toparlamam gerek. Lakin tüm yolculuğum eve gittiğimde ne yapacağımı düşünmekle geçti. Sonra, Türkiye’de en çok özlediğim üç yeri listelemekle. Dost Kitabevi, Samanpazarı Yokuşu (Ne alaka hiçbir fikrim yok) ve Akyaka’daki muhteşem kamp yeri.

 

Dağlık bir arazinin bir zirvesinden çikolata sosu gibi akmış bir yerleşke burası – Shillong köyü. Yürümek için 100 metre düzlük yok, her yer iniş, yokuş. Çatıları palmiye yaprakları ile taçlanmış, muazzam manzaralı bambudan evler. “Neden dağların zirvelerine yapılmış bu köyler?” diye soruyorum Phejin’e, (beni misafir eden harika ev sahibim) “Savaşçı kabileler olduğumuzdan, her köy bulabildiği en güvenli yere yerleşmiş. Bu da haliyle dağların zirveleri olmuş,” diyor. Konyaklar, kaldığım köy de bir Konyak köyü, bu civarda beyaz adamın en son ulaştıkları kabile. Dolayısıyla uzun yıllar kültürlerini ve vahşi yaşantılarını koruyabilmişler. Nam-ı değer kelle avcıları. Zira Konyaklar sadece savaşçı bir topluluk olmakla kalmıyor, kopardıkları düşman kelleleri ile de övünüyorlarmış. Fazla değil, iki nesil öncesine kadar bu geleneği sürdürmüş ve kopardıkları kelleleri dövme ile göğüslerine işlemişler. Son kelle avcılığı, 1963 yılında görülmüş.

 

Dağlık bir arazi olduğundan ulaşım zor. İyinin de kötünün de gelmesi zaman alıyor o bakımdan. Engebeli ince patikaların damar damar ördüğü tepelerde suyu, odunu, ürünlerini hâlâ sırtlarındaki sepetlerde taşıyor çoğu köylü. Aslında eşek kullanmak için çok ideal bir arazi diye geçirirken, “Buralarda eşek kullanmayız,” diyor Phejin’in kardeşi Vonloi, “Daha geçenlerde kuzenim atları çok seviyor diye babam bir katır aldı, ama onunla ne yapacağımızı tam bilemiyoruz.” Benim buradaki ikinci günümde aynı kuzen –iki-üç yaşında– kafası kanlar içinde ağlayarak geliyor, katır ısırmış. Sanırım hayvanın buradaki kariyeri çok uzun sürmeyecek. 

 

Ama herkes nasıl da sağlıklı, nasıl da dinç. 70 yaşındaki kadınları takip ederken bile zorlanıyorum. Ah oram ağrıyor, ah buram ağrıyor. Onlarsa keçi gibi tırmanıyorlar her yokuşu, alınlarında sırtlarında taşıdıkları sepetin kulpu, boyunlarını gere gere tırmanıyorlar. İnsanlar minyon. Hatta kadın ve erkek arasında da öyle ahım şahım bir boy-en farkı yok. Kadın-erkek demişken, ne onların toplumdaki yerlerinde, ne saygınlıklarında, ne iş bölümlerinde… Neredeyse hiç farklılık yok. Genelde kabile yaşamında kadının yeri, bizim modern toplumda olduğundan çok daha sağlam. Hayat verici olarak biliniyor kadınlar en çok. O yüzden saygınlar. Ama işte öyle sonradan, eğreti bir şekilde yapışmış saygınlık değil… Bazen evin delikanlıları da sebze soyuyor. Kimse onlara “İii, bu kadın işi,” demiyor. Sonra kadınlar sırtlarında odunlarla dağ bayır aşıyor yine kimse onlara “Ooo, erkek Fatma,” demiyor.

 

Herkes liberal, hiper-liberal. Evin gençleri ezici bir ebeveyn otoritesi altında büyümüyor. Yine de 5-6 yaşındaki çocukların mızmızlanmadan avluyu nasıl süpürdüklerini, nasıl toz aldıklarını gördükçe hayret ediyorum. Muazzam bir iş bölümü var ortalıkta. Herkes ne yapacağını biliyor ve büyükler pek nadir küçüklere iş buyuruyor. Bu işleyişten büyülendiğimi itiraf etmeliyim.

 

Bazı günler köyün teneke duvarlı kilisesinden ilahi sesleri geliyor. İnce ince, bilindik melodiyle. Konyaklar, vakti zamanında sert göründüklerinden –dişlerle süslü geleneksel kostümleri ve mızraklarının çok arkadaş canlısı olduklarını söyleyemem– ve belki de sert olduklarından, Hıristiyanlaşmaları da geç olmuş. Bu din değiştirme hikâyeleri hep içimi burkar. Okuduğum “The Naked Nagas” kitabında antrolog Christoph Von Fuhrer-Haimendorf’un bir yerliyle şöyle bir diyalogu var. Aynen çeviriyorum:

 “Neden Lunkizungba’ya dua etmemeliyiz?” diye sordu Sakchimtuba. “O en büyük tanrı değil mi? Hayatlarımız bile ona ait.”

“Ona dua ettiğinde sana karşılık veriyor mu?” diye sordum ciddiyetle.

“Tabii ki, Sahib; herkesi görür, herkese yardım eder o. Ondan bir şey istediğimizde, verir. Elbette,” diye gülerek ekledi, “istediğimiz zaman zengin olamayız.”

 …

“Sahib, bir şey sormalıyım. Beyaz adamlar Lunkizungba’nın şeytani bir ruh olduğunu, ona dua etmememiz gerektiğini söylüyorlar. Onların inandıklarına inanmayanların büyük bir ateşe atılacaklarını söylüyorlar. Bir karım vardı –iyi bir kadındı ve ondan bir sürü çocuğum oldu, çalışmayı asla bırakmadı– öldü; beş yıl kadar önce. O da mı ateşe atılmıştır Sahip? Sonra Lunkizungba’ya adanmış olan babalarımız, onlar da mı ateşe atılmıştır?”

PS: Burada tatlı patates yedim. Ah, Allah’ım, o nasıl güzel bir tat yahu! Pazarda bulabilirsem iki-üç top alıp memlekete taşıyacağım. İnşallah patatesler havaalanında yakalanmazlar :)

 veee – Phejin… Koydeki evinde beni bes gun misafir eden harika kadin:

Gazetede gordum bu haberi, cok ilgimi cekti…

Sonraki Sayfa »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.